Uyandığımda Sesim Yoktu oyunu üzerine derin bir söyleşi

İlk kez Türkçede oynanan Uyandığımda Sesim Yoktu oyunu üzerine yönetmeni Tamer Levent, oyuncuları Burcu Görek ve Dilşad Çelebi ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…

Tanışmamız dostluklardan başladı ve Burcu Hanım ile yollarımız kesişti. Röportaj yapmak için konuşuyorduk ki bu kolektif bir çalışmaya dönüştü. Uyandığımda Sesim Yoktu iki kişilik bir oyun. Burcu Görek ve Dilşad Çelebi oynuyor. Yönetmen koltuğunda de sevgili Tamer Levent var. Oyun hakkında önden bilgi vermeyeceğim, çünkü uzun bir sohbet oldu. İnternetin nimetinden faydalanıp sizinle uzun halini tek seferde paylaşıyorum. Tadına varacağız hep birlikte.

Keyifli okumalar…


(Dilşad Çelebi)

Uyandığımda Sesim Yoktu'nun bir parçası olmak, farkındalığın farkına varmanın hazzını duymaktır

- Burcu Hanım merhaba! Önce kısaca ekibi ve oyunu tanıyarak başlayalım mı?

Tabii. Ekibimiz; yönetmenimiz Tamer Levent, koreografımız Utku Demirkaya, müzik direktörümüz Batınhan Altun, oyuncular bendeniz ve Dilşad Çelebi, asistanlarımız Başak Bilge Kutlu, Selen Çakırhan, Gülşah Bayram ve ışık uygulama Ali Efe Özkan'dan oluşuyor. Elbette bir de afiş çalışmasında desteğini esirgemeyen ve çektiği fotoğraflarla oyunumuza değer katan Fethi Karaduman ve yaptığı tasarımla afişimizin öne çıkmasını sağlayan Berkcan Okar var.

- Oyunun Türkiye'ye gelişinin hikâyesi nedir?

Bu oyunu 2017 senesinde, Edinburgh Fringe Festivali'nde Kanada Hub'da seyrettim. Festivalin en dikkat çeken, yer bulması en zor oyunlarından biriydi. Çok iyi yazılmış ve çok iyi oynanmıştı. Hem de bahsettiği mesele bizi yakinen ilgilendiren ve her gün türlü -üzücü- haberle karşımıza çıkan kadınlarla ilgiliydi. Kendi özgün sesini bulmaya çalışan bir kadının, annesinin ölümü üstüne hayatını sorgulaması, yüzleşmesi, kaçışı ve arayışıydı. Dozu farklı olsa da dünyanın birçok yerinde kadınların benzer şeyleri yaşadığını gösteriyordu. Bu sesin Türkiye'de de duyulmasını istedim. Yapımcılığını üstlendim. Tamer Levent rejisiyle sahneye koyma yolculuğumuz başladı.

- Uyandığımda Sesim Yoktu'nun bir parçası olmak nasıl bir his? Bir cümlede bunu nasıl anlatırsınız?

TAMER LEVENT: Uyandığımda Sesim Yoktu'nun bir parçası olmak, farkındalığın farkına varmanın hazzını duymaktır. İnsanın tüylerini diken diken edecek kadar oluyor o zaman. Burcu ve Dilşad ile farkındalığın farkına vararak gerçekleştirdiğimiz bu çalışma sırasında onların kararlılıkta bulunması bence "Sanata Evet” olarak adlandırdığımız anlayışın, vizyonun tipik bir örneğidir aynı zamanda.

BURCU GÖREK: Uyandığımda Sesim Yoktu'nun parçası olmak; "anarşist civciv” olmak…

DİLŞAD: Uyandığımda Sesim Yoktu'nun bir parçası olmak; kadına karşı şiddete karşı çok emek vererek tasarladığımız bir eylemin sanat aktivisti olmak...

- Burcu Hanım, hem oyuncu hem yapımcı olarak oyunu sürdürüyorsunuz, avantaj ve dezavantajları neler?

Bu şekilde sürdürmenin benim açımdan avantajları çok daha fazla. Lisans eğitimimi işletme temelli yapmıştım. Oyunculuk yüksek lisansından evvel bazı organizasyonlar da düzenlemiş, bundan keyif almıştım. Son olarak bir yapım şirketinde hem uygulayıcı yapımcılık hem de senaryo asistanlığı yaptım. Tüm bunlar sanırım oyunun yapımcılığını yapmak için gerekli gücü verdi bana. Yapımcısı olduğum bir işte olmanın en büyük avantajı; her zaman dışarıda çalışırken eleştirdiğim, hoşlanmadığım, adil bulmadığım yaklaşımları kendi işimde yapmayarak müthiş bir keyifle işi sürdürmemi sağlamak oldu. Hem istediğiniz kişilerle hem de istediğiniz, size doğru gelen yöntemle çalışıyorsunuz. Bundan daha iyisi ne olabilir bilmiyorum. Dezavantaj diyemem, ama oyundan evvel çok fazla operasyonel iş oluyor. Asistanlarımız bu yükü hafifletse de oyun gününe kadar tüm prosedürlerle ben ilgileniyorum. Ama oyuna birkaç saat kala hiçbir şey kalmıyor aklımda yapımcılığa dair. Bunda ekibimin etkisi büyük. Benim düşünmeme fırsat vermeyecek kadar, oyun günü tüm sorumluluğu üstleniyorlar.


(Dilşad Çelebi, Tamer Levent ve Burcu Görek)

Bu oyunu yönetme sebebim, bu oyunun Türkiye'de Kanada'daki halinden farklı oynanabileceğini düşünmemdir

- Tamer Bey yönetmen koltuğundasınız, yıllar sonra bu oyunu yönetmeyi kabul etmenizde özel bir sebep var mı, merak ettim.

TAMER LEVENT: Evet, tabii ki var. Ben çoğunlukla Devlet Tiyatrosu'nda, geniş oyuncu kadrosu bulunan oyunları yönettim. İlk kez iki oyunculu bir oyunu yönetmiş oldum. Bu oyunu yönetme sebebim, bu oyunun Türkiye'de Kanada'daki halinden farklı oynanabileceğini düşünmemdir. Bu farklılıklara yorum, özgüven, enerji ve oyun dinamiğinin uyarlanmasını örnek gösterebilirim. Yazarların ve oynayanların Kanadalı olması nedeniyle oyunun esprilerinin de Kanada'ya özgü ve çok Kanadalı bir hali vardı. Bu nedenle esprileri çok değiştirmeden, evrensel mesaja bakarak Türkiye'de anlaşılacak bir anlam ve reji yapmayı istedim ve tercih ettim. Oyuncuların kostüm ve enerjileri alışılmışın dışında. Bu oyunu daha dikkat çekici ve etkileyici yapıyor. Bu tür çalışmalara ülkemizde deneysel tiyatro denilmekte. Her ne kadar deneysel tiyatronun ülkemizde saygın kabul edilmediği düşünülse de dünyada bu düşünce aşılmış. Bu oyunun Türkiye'de de bu düşüncenin aşılması için örnek olabileceğini düşündüm ve oynandığı her sahnede oldu da.

- Oyuncularınızı nasıl bir yaklaşımla çalıştırdınız?

TAMER LEVENT: Oyunu çalışırken öncelikle sevgili Dilşad ve Burcu'ya, "Sakın duygusal yaklaşmayın, tamamen beyninizle yaklaşın. Duygusal yaklaştığınız dönem oyun provalarının çok olgunlaştığı ve akışa geçtiğimiz zaman da belki olabilecektir.” dedim. "Başlangıçta beyninizi kullanarak, bir kere oyunun ne demek istediğini anlayarak ve bu anladığınızı oyunun deneyimcisi olan, katılımcısı olan izleyicilere aktararak; onlarla beraber düşünmeyi onlarla oyunu paylaşmayı, onların da oyunun katılımcısı olmasını sağlayarak yapmayı düşünelim ve ona göre programlayalım.” diyerek çalıştık. Çalışmalarda ince detaylara çok önem verdik.

- Önem verdiğiniz noktalar nelerdi?

İki oyuncunun da tek kişinin farklı ruh hallerini, kimliklerini yansıtırken onları iyi anlatmalarını, ama bir yandan da çok belli olmadan anlaşılır bir yorum çıkarmalarını istedik. Seyircimiz iki farklı kişi olduğunu düşünebilirdi. Ama bizim seçtiğimiz gerek biçimsel gerek fiziksel oynanış biçimi, ses tonlarının kullanılışı, artikulasyonlar ve koreografik yaklaşımımızda iki kişinin tek kişi olduğu ortaya çıktı. Biz bunu vurgulamadık, "Bu iki kişi aslında tek bir kişi, iki değil." diye sözlü bir bir şey demedik. Anlamayan anlamaz, ama biz öyle bir reji anlayışı ve oyunculuk stili bulmaya çalıştık ki deneyimleyen izleyici bunu kendi anlasın ve bunu anlamanın hazzını sürsün. Bu hazzı yaşamaya başlayan izleyici oyunu da anlamış oldu. Çünkü bu bir süreç işi: Sanat bir işin adı değildir, "sanat” bir işin yapılması düşüncesinin adıdır, yani sürecin adıdır. Biz bu sürecin hayata geçirilmesinde, düşüncenin uygulanmasında sanat denilen şeyi ortaya çıkarmış olduk.

- Sonra ne oldu?

Seyirci de istediğimiz yerde reaksiyon vermeye başladı. Oyunun ilk başlarında şok yaşayan seyirci, ilerleyen sahnelerde ne anlatılmak istendiğini, niçin böyle yapıldığını anlamaya başlayınca da oyuna müthiş bir katılım gösterdi. Bizim yapmak istediğimiz de buydu. Türkiye insanının anlayacağı vurgular, fiziksel ve görsel buluşlar yaparak ve koreografiyle bunu destekleyerek; uzun ve detaylı ses, diksiyon, bedensel anlatımı kapsayan epey meşakkatli bir çalışmayla bu oyunu çıkardık. Oyuncularımız sevgili Burcu ve Dilşad öyle enerjiyle oynuyorlar ki gördüğünüz gibi, oyun döneminde değil, ama prova döneminde kilo veriliyor ve onlar da verdi zaten.

Onlardaki bu azim, bu istek beni de motive ediyordu

- İki kadın oyuncu var oyunda, Burcu ve Dilşad. Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?

TAMER LEVENT: Dilşad ve Burcu o kadar kararlı, o kadar istekli iki oyuncuydu ki; yani başka oyuncuların zaman zaman havlu atabileceği, "Artık bu kadarını da benden isteme, bunu da yapamam.” diyebileceği şeyleri onlar büyük bir azimle gerçekleştirdiler. Yani bu kolay bir çalışma değildi. Ama onlar bu çalışmanın her detayını ciddiye alarak, tekrarlayarak, çalışarak deneyimledi.

Yaptığımız provalar bir tür ödev şeklinde gelişiyordu. Ben provaların sonunda verdiğim ödevlerin ertesi günkü provada gerçekleşmiş olmasını istiyordum. Onlar da bunu gerçekleştiriyordu. Dolayısıyla onlardaki bu azim, bu istek beni de motive ediyordu.

- Oyunlarda oyuncuların uyumunu neye bağlıyorsunuz?

Oyunlarda oyuncuların enerjisinin ortaya çıkmasını sağlayan, o enerjiyi yansıtmaya imkan veren, olanak veren bir oyunculuğu gerçekleştirmek zaman zaman bizim tiyatromuzda kaçırılan bir şey. Oysa izleyici o enerjiyi ve o enerjinin içtenliğini, oynanıştaki içtenliğini gördüğü zaman onu algılıyor ve aynı enerji izleyiciye de geçiyor. İzleyici demiyorum ben ona, "deneyimci” diyorum. Biraz önce deneysel tiyatronun Türkiye'de sanki böyle bir hani gerçek tiyatro değilmiş, gerçek tiyatronun öncesinde yapılan bir deneymış gibi anlaşıldığını söylemiştim. Esasında sanatın kendisi deneyimdir. Bu anlamda yazılmış çok önemli kitaplar da var. O halde deneysel tiyatro diye bir kategori açmaya da gerek yok.

- Sizce bu oyunun uyumu nasıl yakalandı?
Biz Dilşad ve Burcu'yla birçok alternatifi deneyerek ve içinden en seçilebilir olduklarına kanaat getirdiklerimizi bulup onları uygulayarak bu oyunu yaptık. Dolayısıyla bunu yaparken çok zorlu bir çalışma gerçekleştirdik. Ama bu zorlu çalıştırmayı gerçekleştirmek için öncelikle insanın beyninin buna motive olması gerekiyordu. Eğer "Duygularımla ben bu işi hallederim.” diyen oyuncular olsalardı o zaman zorlanabilirdik. Çünkü beynini kullanmanın duygulara zarar vereceği gibi yanlış bir anlayış var olduğundan; duygularıyla halletmeyi tercih eden bir oyuncunun beynini sanki yeterince kullanmıyor olduğunu varsayabiliriz. O zaman "Neden ben bu kadar çok hareket yapıyorum, neden ben bu kadar enerji sarf ediyorum, neden ben kelimeleri bu kadar anlamlı söylemeye çalışıyorum?” sorularının cevaplarını veremezlerdi.

- Oyuncularınızla ilgili neler söylemek istersiniz, neler gözlemlediniz?

Dilşad ve Burcu'nun bu kararlılıkları bence tüm tiyatro oyuncularına örnek olmalıdır. Tabii prova döneminde bu kararlılıkla çalışmak için gerçekten beynin önceliğinin olması gerekiyordu. Ama akış provalarına ve genel provalara geçtiğimizde artık bunu parlatma dönemi gelmişti. O zaman "Duygularınızı da işin içine katın.” demeye başladım. İşte o aşamada beyinle oluşmuş o teknik duyguyla da buluşunca oyun müthiş bir parlaklığa dönüştü. Hatta belki belli bir aşamaya kadar oyun bir ajitasyon, propaganda oyunu gibi çalışılmış gibi göründü. Oysa provalarda aniden onları bir komediye çevirme tavrımız oldu. Orada da artık deneysel çalışmaya yaklaşımları geliştiği için bunu da ustalıkla becerdiler ve bence o enerji, o mizah, o yorum, oyunu çok iyi anlamış olmanın getirdiği özgüven izleyiciye de yansıdı.

- Kadına şiddet oyununa bir başka pencere aralıyorsunuz. Oyunun anlaşılmasını buna mı bağlarsınız?

Efendim bu oyun kadına şiddet oyunu. Neden biz bunun bir bölümünü komedi olarak oynuyoruz? Neden kadının çaresizliğini vurguluyoruz? Hayır, kadın çaresiz değildir. Oyunun içerisinde kadının da eleştirisi var. Bırakın kadını, bence bütün insanlığın eleştirisi var. Ve o, bir komedi üslubunda veriliyor adeta. Ama biz onu kadına şiddet diye düşünüp trajedi olarak da oynayabilirdik. O zaman oyun hiç anlaşılmaz, o birinci bölümdeki komedi tavrından ikinci bölümdeki kadına şiddetin eleştirilmesine geçiş hiç karşılıklı bir şekilde bir sentez oluşturacak birikimi yaratmazdı izleyicide ve o çatışmayı izleyici anlamayabilirdi. Çok sıradan, durağan bir oyun olabilirdi. Bütün bunların ince ince, adeta matematiksel, yani bir müzik bestesi yapıyormuşçasına matematikle -müzik bestesi yapmak matematik gerektirir biliyorsunuz-, o incelikle çalıştık. O incelikle çalışınca oyuncular da hiç pes etmeden bu çalışmaya katılıp söylenen her şeyi büyük bir istikrarla, büyük bir istekle yapmaya çalışınca yönetmenin de daha çok bu potansiyeli kullanma hissi ortaya çıkıyor ve bu buluşma gerçekten işte böyle bir sonuç veriyor. Onun için ben bu çalışmadan çok mutluyum.


(Burcu Görek)

Neredeyse aynı anda acıkıyor, aynı anda yoruluyor, aynı anda kızıyor, aynı anda gülüyorduk…

- Müzik ve fiziksel çalışmalarınız zorlayıcı mıydı?

DİLŞAD: Saatlerce ve saatlerce prova yaptık. Bazen sekiz dokuz saat bir şey yemeden çalıştığımız oluyordu ve bunun farkına bile varmıyor, ancak prova bitince aklımıza geliyordu. "Bir akış daha? Bir akış daha? Şarkılara bakalım mı? Şurasına da bakalım mı?” … Ama ne kadar çok çalışsak da birimiz çıkıp da "Ben çok yoruldum.” demedi ya da desek de aynı anda diyorduk. Neredeyse aynı anda acıkıyor, aynı anda yoruluyor, aynı anda kızıyor, aynı anda gülüyorduk… Bu denge zamanla mı kuruldu yoksa başından beri mi vardı bilmiyorum, ama bütün bu prova sürecini ne kadar zorlu olsa da çok eğlenceli kıldı. Bu işten keyif almayan birinin atlatabileceği bir süreç değildi zaten bu.

- Oyun size kendinizle ilgili neler keşfettirdi?

DİLŞAD: İki açıdan büyük katkısı oldu bu oyunun bana: Biri fiziksel yani daha somut etkiler, diğeri ise daha soyut etkiler… İlki bedenimi ve sesimi daha etkin kullanabilmeyi öğrenmemi; enstrümanlarıma daha hakim olmamı, onları daha özgür kılmamı sağladı. İkincisi ise Tamer Abi'nin de büyük yol göstericiliğiyle aşama aşama bir metne yaklaşarak onu farklı açılardan özümsememi, onu anlamamı sağladı.

BURCU: Oyun enteresan bir şekilde benim de hayatta sorgulamadan kabul ettiğim bazı davranışları yaşam içinde sorgulamamı sağladı. Empati gücümü bile geliştirmiş olabilir. Düşüncelerin ifade şekilleri üzerine kafa yormaya başladım. Çünkü biz aslında bir kadının zihninden geçen düşünceleri oynuyoruz oyunda. İfade edişimizdeki farklılar bize dair; tramvalarımıza, kişiliğimize ve bakış açımıza dair çok şey söylüyor. Hatta bazen bizim bile tepkimize şaşırdığımız anlar olur ya, işte orada bir parça düşünmek, insanın kendini –mümkün olabildiği ölçüde- tanımasına bir adım daha yaklaştırıyor.

Oyun "böyle olsaydı” değil de "böyle olmasaydı ne olurdu” ile başlayan sorgulama yolları açtı bana. Beden ve ses kullanımıysa ayrı bir öğreti. Ne kadar çalışıyorsa o kadar ışıldıyor insanın bedeni de sesi de.

Tamamen normal hayata geçtiğimizde yine aynı yoğunlukta oynaycağımız günleri iple çekiyoruz

- Özellikle pandemi sürecine denk gelişinizden nasıl etkilendiniz peki?

TAMER LEVENT: Pandemi sürecine kadar oyun 15 temsil yaptı ve haftada sadece bir oyun oynayarak değil, haftada birkaç oyun oynayarak yaptı bu temsili. Üstelik yorucu bir oyun bu bildiğiniz gibi. Ama doğrusu da buydu. Pandemi sürecine denk geldiğimizde oyunu oynayamadık. Yani buna bir çare bulunamaz mıydı? Türkiye'nin ve dünyanın basireti bağlanmıştı. Mart ayında evlerimize kapandık, 3 ay evden çıkmadık. Yiyecek-içeceklerimizi özel odalarda beklettik, her yeri sildik süpürdük, sürekli böyle birtakım önlemler içerisinde yaşadık. Ama içinde bulunduğumuz dönemde mart ayından çok daha yüksek bir pandemi dönemi yaşanıyor. Fakat insanlar belli bir bilinç içerisinde kendini yönetebilirse, kendilerine antikor yaratabilecek gıdalar ya da işte birtakım doğal beslenme şartlarıyla kendini motive edebilirse bunu sürdürebiliyor. O halde başka hastalıklara da insanın yakalanmaması için birtakım önlemler alması gerekiyor. Bu da bir farkındalık.

- Peki kişisel anlamda bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz Tamer Bey?

Şimdi bu korona bizi öyle etkiledi ki… Ben mesela eskiden evlerde kolonya ikram edildiğinde bunun eski bir gelenek olduğunu zannederdim. Meğer o zamanlarda da insanlar demek virüslere, bakterilere karşı ellerini kolonyayla temizleme alışkanlığını elde etmişlerdi. Biz ne zannediyorduk? Sanki bize bir koku ikram ediyorlar falan gibi geliyordu. Hayır, bu da bir dezenfektanmış. Efendim benim çocukluğumda annemiz babamız bize "Dışarıda bir şey yemeyin.” derlerdi. Biz onlara inat yapar gibi adeta yerdik. Ama bunların hepsi demek onların da yaşadığı birer deneyimdi. Şimdi biz bu deneyimi bir daha yaşıyoruz ve bu deneyimi yaşarken onlarınkinden çok daha çaresiz bir hava içerisinde yaşıyoruz. İşin enteresan tarafı insanın farkındalığının gelişmesiyle kendisini koruyabilme imkanı söz konusuyken ve bu farkındalığı yaratacak unsurun da insanlarda sanat deneyimi yaratacak projelerin ve yapımların ortaya çıkmasıyla sağlanabilecekken onlara katılımı engelliyoruz, onlara katılım için çözüm bulamıyoruz. Efendim canlı mı olsun dijital mi olsun diye meselenin esasını unutarak birtakım biçimsel tartışmalar içerisinde yaşıyoruz. Bu da meselenin, konunun esasına bence kültürel olarak zarar veriyor, duraklamaya uğratıyor.

- Burcu Hanım siz de sürecin oyuna etkisi konusunda bir şeyler söylemek ister misiniz?

BURCU: Oyunun prömiyerini 6 Şubat'ta yaptık. Son oyunumuzu 8 Mart'ta yapana kadar kapalı gişe dört nala gidiyorduk. Uzun süren prova sürecinden çıkıp alabildiğine oynamak, hem de dolu salonlara oynamak, bize ve oyuna çok iyi geldi. Doping almış gibiydik. Sahneler aniden kapanınca elbette afalladık, ama süreci hem ekip arkadaşlarım hem ben iyi geçirdik. Moralimizi yüksek tutup kendimize ve çevremizdekilere iyi bakmaya çalıştık. Gelişmeleri takip ettik. Halen tamamen bir düzelme söz konusu değil, ama kontrollü normal hayata geçiş ve alınan tedbirler, bizim oyunlarımızı güvenilir kılıyor. Tabii maalesef şu an birçok küçük salon açık bile değil. Biz de daha büyük salonlarda ve daha az oynuyoruz, ama tamamen normal hayata geçtiğimizde yine aynı yoğunlukta oynaycağımız günleri iple çekiyoruz.

Shera'nın kostümünü temel aldık; hem rahat, hem kahraman, hem sapsade…

- Minimal bir oyun; bir küvet ve mikrofon. Neyi temsil ediyor?

TAMER LEVENT: Evet oyun minimal tabii, ama bence o küvet baya bir dekor olarak görülüyor. Işıklarımız da gayet güzel. O küvet neyi ifade ediyor? Oyunun başlangıcından aşağı yukarı ortalarına kadar süren bir zamanda, oyuncular bu küvetin içinden çıkamadılar. Bu belli olmuyor mu? O zaman o küvet bir şey ifade ediyor. Bir türlü yırtamadıkları çeperi, yumurtanın içini, ana rahmini, fasit daireyi, bir kutuyu, dar alanda yaşamayı… Artık anlaşılması çok kolay bir imaj yaratıyor bence, hatta bir sahnede Dilşad küvetin içinde yan yatarken Burcu da onu sallıyor. O resim bence bunu çok iyi anlatan bir resim. Mikrofona gelince, oyunda artık kadın kendini ispat etmesi ile kendini var edecek farkındalığa ulaştıktan sonra hayata dair düşüncelerini aktarmaya başladığında mikrofon bir yükseltici, sesin duyum simgesi olarak orada.

- Yine kıyafetler de oldukça sade ve insanın tüm kusurlarını gösterecek cinsten.

TAMER LEVENT: Kıyafetlerimiz oldukça sade. "İnsanın tüm kusurlarını gösterecek cinsten” demenizi pek anlayamadım. Yani belki Türk tiyatrosunda bugüne kadar pek alışılmamış bir kıyafet bu. Dekolte sayılabilecek, hatta cüretkar sayılabilecek bir kostüm seçimiydi, doğru. Kostüm derken, öyle fazla da bir kostüm yok ortada, değil mi? Belki de oyuncularımızın bütün bedeni bir kostüm orada.

- Peki bu tercihin özel bir sebebi var mı?

TAMER LEVENT: Şimdi böyle bir kostüm giydiğiniz zaman veya oyunun içinde soyunulduğunda genelde dekolteden ötürü izleyici çekip ticari bir olanak yaratılacağını zanneder insanlar, değil mi? Halbuki bizimkinde öyle bir şey yok. Bizimkinde oldukça cüretkar bir kıyafet var ve bu kıyafetin cüretkarlığından hiç gocunmadan o kıyafeti cüretkar bir şekilde kullanan iki oyuncu var! O kıyafetin sadeliğinden kastınız dekolteli olması da olabilir. Dekoltelerini hiç umursamayan iki oyuncu… Ama başkaları onu umursadığı zaman bir ötekileştirme, bir müdahale söz konusu olduğunun da anlaşılmasını sağlayan bir tavır var ortada. İşte bu oldukça sade ve insanın tüm kusurlarını gösterecek cinsten olan kostüm bu tercih nedeniyle ortaya çıktı.

BURCU: Orijinalinde iki kadın mayo giyiyor. Belki en temelinde küvette olan bir kadını düşündüğümüzde çıplak bile oynanabilirdi, ama işin yaratıcıları böyle bir şey tercih etmiş. Bizse biraz revize ederek, oyunda da adı geçen, Kassandra'nın annesini benzettiği kadın kahramanlardan Shera'nın kostümünü temel aldık. Hem rahat, hem kahraman, hem sapsade… Neresinden tutarsanız oraya çekilebilecek gibi. Oldukça da rahat. Bir de bahsettiğiniz gibi kusurları göstermekten gocunmayacak kadar kendine güvenen kadınların – günümüzdeki sosyal medya estetik algısına rağmen- varlığının artmasına destek olacak cinsten.

Yine böyle yenilikçi bir metinde, hatta kendimizden çıkan bir metinde oynamak isterdim

- Burcu Hanım ve Dilşad Hanım, oyunda en sevdiğiniz replikler nedir?

DİLŞAD: 'Yutkunup gülümsemeyi bırakmam lazım. Hepimizin bunu bırakması lazım.'

BURCU: "İnternetteki reklamlar, pop up reklamlar, reklam panoları, metrolardaki reklamlar... Hiçbir şey değişmedi ki!

- İmkanınız olsa nerelerde oynamak isterdiniz? Nasıl bir rolde?

BURCU: Yeni projeler için mi soruyorsunuz?

- Evet.

Yine böyle yenilikçi bir metinde, hatta kendimizden çıkan bir metinde oynamak isterdim. Bir de müzikalde. Sahne olarak hali hazırda çok sevdiğim sahnelerde oynuyoruz, ama daha fazla yurtiçi ve yurt dışı turnesi yapmayı isterdim.

- Biraz da sahne arkasından bahsedelim, ekibiniz parlak öğrencilerden oluşuyor. Nasıl bir iş birliği içindesiniz?

BURCU: Çok büyük bir ekip değiliz. Ancak sorumluluk sahibi, ilgili ve bilgili gençlerle çalışıyoruz. Bizim işte en önemli kısım iş bölümü ve sorumluluk alma bilinci. Şu an asistanlarımızın hepsi öğrenci.

- Tanıyalım isterseniz…

Selen Boğaziçi Üniversitesinde Psikoloji okuyor, Gülşah da aynı üniversitede Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü'nde, Ali Efe Bilgi Üniversitesinde Sahne Sanatları Alanı'nda, Başak da İstanbul Üniversitesinde Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü'nde okuyor.

- Yolları tiyatroyla ve sizinle kesişmiş…

Hepsinin tiyatroyla gerek okul klüplerinden gerekse kurslar sayesinde bir etkileşimi olmuş. Gülşah daha çok oyunculuk deneyimlemek istiyor, ama o da hem sahne arakasında hem de dijitalde çok başarılı, o konularda da ilerleyebilir. Ekibimizde dediğim gibi güzel bir iş bölümü var. Dekor, kostüm, sosyal medya yönetimi, atölyenin yönetimi, sahnenin hazırlanması, provalar zamanında reji asistanlığı, festival başvuruları... Birçok noktada hepsi birbirini tamamlar bir şekilde hareket ediyor. Saygılı, öğrenmeye açık, yetenekli, destek verici, özverili, ilgili, canavar gibi bir ekip. Gözüm arkada kalmıyor.

Birlikte başka projeler de yapmayı çok isteriz

- Birlikte yeni projeler yapmayı düşünüyor musunuz?

TAMER LEVENT: Dilşad ve Burcu'yla birlikte her zaman proje yapmaya varım. Çünkü birlikte düşünüp birlikte yapma, yani John Dewey'in dediği gibi sanat bir deneyimse, o deneyimi birlikte yaşama hazzını yaşıyoruz. İzleyici de aynı hazzı yaşıyor düşündüğüm kadarıyla, gördüğüm kadarıyla. O halde böyle kararlı, böyle yılmayan, böyle çalışkan iki oyuncuyla oyun yapmak hem de farklı oyunlar yapmak bence birer örnek teşkil etmeli değil mi?

- Uyandığımda Sesim Yoktu oyunu özelinde konuşurken tiyatro genelinde neler söylemek istersiniz?

Türk tiyatrosu kendi içerisinde farklı deneyimler yaşayabilmeli, farklı biçimler aramalı. Yani ödenekli tiyatrolara devletten ödenek aldıkları için bir eleştiri yönelten özel tiyatroların bu sefer prodüksiyon anlamında farklı, şaşırtıcı işler yapmasına da örnek olmalı kendi çapında. Ben öyle olmasını hayal ediyorum. Dünyada tiyatro adına yapılan o kadar farklı işler var ki… Türkiye'de bunları görmeyen insanlar ve bunlar hakkında fikri olmayan insanlar, tiyatroyu çok dar bir alana sıkıştırıyorlar ve o kendi algıladıkları kapasite derecesinde onu değerlendirip isimlendiriyorlar. Oysa tiyatro çok geniş bir alan ve çok önemli örnekleri var dünyada.

- Uyandığımda Sesim Yoktu için neler istiyorsunuz?

Peter Brook'un yaptığı Mahabharata'yı düşünün. Peter Brook hala Paris'te, İngiltere'den taşındıktan sonra son derece farklı, önemli işler yapıyor. Ama bizde sanki bu işler yapıldığı zaman tiyatroya ihanet ediliyormuş gibi bir bakış açısı olan bir kesim de var. O kesimin bu düşünceye sahip olma kökü, gerekçesi, tanımı nereden geliyor bunu merak ediyorum. Bizim oyunun belki pilot bir şekilde oynanıp üzerinde tartışmaya açılmasını çok isterim. Bu anlamda belki tutucu diyebileceğimiz bir yaklaşım da söz konusu olabilir. Ben o yaklaşımla da tartışmaya çok hevesliyim açıkçası. Ama tiyatro adına tutuculuğu çok doğru bulmuyorum.

- Bu tutuculuk konusunu biraz açabilir miyiz?

Sanatı zaten anlama biçimimizde de bence bir tuhaflık var. Buna tutuculuk da diyemiyorum, çünkü kulaktan duyma bir sanat kelimesinin yaşam içerisinde dolaştığını duyuyoruz, ama bu kelimenin ne anlama geldiğini sorsak insanlar tanımlayamıyor, tanımlamayı bilmiyor. O halde tanımlamasını yapamadığımız bir kelimenin yaşamımızda bize artı değer katmasını nasıl hayal edebiliriz? Onu yaşamımızda hangi alanlarda nasıl kullanabileceğimizi düşünebiliriz? Onu soyut, kendi başına anlaşılmaz bir kelime olarak görüp ama en anlaşılır halinin resim, heykel, tiyatro, müzik ve mimarlık, dans, sinema, sonra eklenen fotoğraf, sonra eklenen sporla sanki görünür hale geldiğini düşünmekten ibaret bir dar görüş açısına sahip oluruz. Peki sanat kavramı yaşam için var, değil mi?

- Anlatım içinden de çok güzel sorular doğuyor, insan sizi dinledikçe dinlemek istiyor. Evet, sanat yaşam için var ve ben bu konuda söyleyeceklerinizi de merak ediyorum açıkçası?

Bu kavram, insanlığı var eden toplumların bütünselliği için var. Biz bir bütünsellik arayışı içerisindeyiz. Sahnedekiler öteki, salondakiler öteki değil. "Bilet alan ticari kişiler, sahnedekiler de efendim şov yapıp para kazanan insanlar” değil ya da "Sahnedekiler çok yetenekli, salonda oturanlar yeteneksiz” demek değil. O halde bizim bu bütünselliği arama zamanımız geldi artık. Sanat kavramı 16. yüzyıldan beri tanımlandığı zaman, ki ondan öncesi de var, insanlar bunu çok tartıştılar. Bizde de bunu tartışma zamanı geldi ve biz bunu eğer hakikaten hakkını vererek, büyük bir içtenlikle ve bilgilerimizi derleyip toplayıp gelecek vizyonu haline getirerek tartışabilirsek dünyaya da önemli bir sürpriz katkıda da bulunmuş olabiliriz. Ben bu arayışın yolunun, yol adının "Sanata Evet” olduğunu savunuyorum.

- Burcu Hanım, özellikle oyunun yapımcısı olarak size de sorayım: Yine birlikte projelerde yer almak ister misiniz?

BURCU: Birlikte başka projeler yapmayı çok isterim. Hem aynı kafada olup hem gelişime, değişime açık, kendimi yakın hissettiğim ve üretken bir kimyanın tuttuğu bir ekip olduk. Bir de ortak bir mizah anlayışımız oluştu. Bu da ayrı bir proje yapma sebebi benim için.

Okurlarımızın da "Sanata Evet” kavramını düşünüp fark etmelerini diliyorum

- Röportajımıza son verirken okurlarımıza bir mesajınız var mı?

TAMER LEVENT: Okurlarımıza da "Sanata Evet” kavramını düşünüp bu kavramın insan yaşamında ne kadar önemli bir farkındalık yaratabileceğini ve pozitif düşünme adına, iyi, güzel ve doğruyu arama adına bireysel gelişime ne kadar önemli katkıları olabileceğini fark etmelerini diliyorum. Dilşad ve Burcu, bu farkındalığın somut örneğidir. Onların gerçekleştirdikleri; yılmadan çalışmaları bence bu kararlı iki insanın neler yapabileceğinin örneğidir ki onun adı da bence "Sanata Evet”.

BURCU: Oyunda Kassandra, annesinin ona farketmeden yaptığı espriler, anlattığı hikâyeler, masallar, batıl inançlarla -hepsi pek kıymetli olabilir- büyümüş bir kız. Onun tartıştığı konudan yola çıkarak ben de şunları söyleyebilirim: Yaratılan tüm dünya içinde sizi belli bir kalıba, belli bir hayale yönlendiren girişimlerden kendinizi ne kadar arındırabiliyorsunuz, gerçekten "prenses” mi olmak istiyorsunuz yoksa başka birinin hayalini mi yaşıyorsunuz, buna biraz kafa yormanızı ve kendinizi mümkünse çok üzmemenizi isterim. Çünkü benim gözümde tüm bunlar kurulu, hatta insan eliyle kurulmuş bir düzenin parçaları. Size iyi gelmiyorsa insan eliyle kurulmuş ve insana iyi gelmeyen bu yaklaşımlardan vazgeçmekten kaçınmayın. Altı üstü ölümlü dünya. İyisiyle kötüsüyle kendi deneyimlerinizi sevin. Hayat böyle daha heyecanlı. Bir de nalıncı keseri gibi olmamak daha iyi geliyor bana. Objektif olup, kendine yontmamak.

Damla Karakuş: Teşekkür ederim.

Uyandığımda Sesim Yoktu: Teşekkürler :)

*

Damla Karakuş

[email protected]kadinvekadin.net

Instagram: biyografivekitap

Kadinvekadin.net özel içeriğidir.

Yorumlar

YORUM YAZ