Uzm. Psk. Senem Eke Yıldız, psikoloji eğitiminin üzerine aldığı psikodrama eğitimi ile danışanlarına farklı bir grup terapisi deneyimi sunuyor: Psikodiyet.

Yeme bozukluğu olan ve birbirini tanımayan 8 kişi, 10 hafta sürecek olan psikodrama grup terapisine alınırlar. Psikodrama sıradan grup terapilerinden çok farklı bir yöntemdir: Grup üyeleri son derece etkin ve katılımcı olmaya davet edilir, bu konuda cesaretlendirilip eyleme yönlendirilirler yani kendi rollerini oynamaya. Ancak bu sahnenin kuralları vardır grup üyelerinin kendilerinin belirlediği: Önyargısız olmak, eleştirmemek, yorum yapmamak, yaşantılara saygı duymak, birbirini sınırsız kabul etmek, sürekli destek olmak.

Uzm Psk. Yıldız, 'Psikodiyet' kitabına şu sözlerle başlıyor: "Fiziksel yüklerinizden kurtulmak için önce duygusal yüklerinizden arınmanız gerekir."

"Mesele sadece diyet değil"

- Önce biraz sizi tanıyalım mı? Senem Eke Yıldız kimdir?

Ben 1979 yılında doğmuş, İstanbul Üniversitesi Psikoloji lisansı ve Marmara Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık yüksek lisansı olan, 18 yıldır alanda çalışan, 5 yıl önce psikodiyet çalışmalarına başlayan aynı zamanda Psikodiyet kitabının yazarı olan bir psikoloğum. Evli ve de bir çocuk annesiyim.

- Kitabınız gerçekten ilginç bir yaklaşımla karşılıyor okuru. Nihayetinde pek çok diyet kitabı var ve siz psikodiyet yazıyorsunuz? Buna nasıl karar verdiniz?

Etrafımda sürekli diyet yapıp bırakan, kilosuyla, görüntüsüyle, bedeniyle derdi olan, diyetisyen diyetisyen, doktor doktor gezen birçok kişi olduğunu ve bu kişilerin hayatlarının büyük bir bölümünü buna adadıklarını fark ettim. Bu noktada da meselenin sadece "diyet” olmadığını işin içinde çok büyük oranda "psikoloji”nin olduğunu görünce ikisini birleştirme gerekliliği doğdu. Böylece Psikodiyet ortaya çıktı. Psikodiyet, işin arka planında neler yaşandığını anlamaya yardımcı oluyor. Farkında olmadığımız ve bedenimizle kurduğumuz ilişkiyi bozan şeyleri fark ettirip kontrolü ele almayı hedefliyor.

"Karşılıklı bir alışveriş oldu"

- Yazım sürecinizden de bahsedelim mi?

Yazım sürecim hayatımın çok kritik bir dönemine denk geldi. Beyin tümörü ameliyatı olup tedavi gördüğüm ve çok yoğun çalışamadığım bir dönemde kitabı yazdım. Yani benim de bedenimle derdimin olduğu bir dönemdi. Üretmek, yaratıcı olmak o dönemde bana çok iyi geldi. Umarım yazdıklarım da okurlara iyi gelmiştir. Karşılıklı bir alışveriş oldu.

- Peki psikodramayı nasıl açıklamalı?

Psikodrama çok özel bir terapi yöntemi. Çok uzun yıllar emek verilerek öğreniliyor. Klasik sözel terapilerden biraz farklı. Eyleme dayalı bir yöntem. Daha çok grup terapilerinde kullanılıyor. Her şey orada ve o anda sahnede gerçekleşiyor. Aslında hayatın kendisi. Grup üyeleri çok daha hızlı farkındalık kazanarak dönüşüm için adım atıyorlar. En önemlisi de eleştirilmeden ve yargılanmadan, çok güvenli bir ortamda yaşam değişimlerini gerçekleştiriyorlar.

- Grup terapisine katılan 8 kişinin sürecini paylaşıyorsunuz bizimle. İlginç pek çok şeyle de karşılaşmışsınızdır, değil mi? Bizimle bir anınızı paylaşmak ister misiniz?

İsterdim fakat bunları danışanların izni olmadan paylaşmam doğru değil.


Fotoğraf: Freepik

"Önce duygusal yüklerden kurtulmak gerekiyor"

- Psikodrama grup terapilerinizi yapmaya devam ediyor musunuz?

Tabii ki devam ediyorum. Psikodiyet benim çocuğum gibi oldu. Bu alanı mümkün olduğunca hem akademik hem de uygulama olarak geliştirmeye çalışıyorum. 3 farklı psikodiyet çalışması planladım. Birincisi kitapta bahsedilen terapi grupları. Bu "değişmek isteyenler için psikodiyet” İkincisi "meraklısına psikodiyet”. Ne yaptığımızı çok merak edenler ve denemek isteyen herkes için ayda 1 kez 2 saatlik bir atölye çalışması yapıyoruz. Üçüncüsü ise "diyetisyenler için psikodiyet”. Bu sadece diyetisyenlere özel bir eğitim. Diyet sürecinde danışanlarının neler yaşadığını merak eden ve doğru tutumlar geliştirmek isteyen diyetisyenler için tasarladım. Fark yaratan bir diyetisyen olmak adına önemli bir adım diye düşünüyorum.

- İnsanların genel olarak sorunları ne oluyor peki? En çok hangi sebepten kilo alıyor ya da diyet yapmak istiyoruz?

Genel sorun duygularla başa çıkamayıp kendilerini yiyerek ifade ediyor olmaları. Yeme problemlerinde genelde duyguları ifade edememe, hayır diyememe, çatışmaları çözmekten kaçınma, erteleme, ilişki problemleri gibi durumlara sık rastlıyoruz. Kişiler hayatlarını yönetemedikçe yiyeceklerden medet umar hale geliyor. Yemek yiyerek kendilerini kısa süreli de olsa rahatlatıyorlar. Dolayısıyla duygularla başa çıkabilmek için besinlere bağımlı hale geliyorlar. Sonra da bu durumdan rahatsız olup diyet yapmak istiyorlar. Fakat temeldeki sorunu çözmeden yapılan diyetler maalesef ki sürdürülemiyor. Önce duygusal yüklerden kurtulmak gerekiyor.


Fotoğraf: Freepik

"Ruhumuz anlamlı bir hayat yaşamaya aç"

- Peki terapiye gelen insanlar bir grubun önünde kendilerini ifade ederken rahatlar mı? Bu süreç nasıl ilerliyor?

İlk birkaç hafta biraz zorlanabiliyorlar. Bunun için grup içi süreçleri iyi yönetmek gerekiyor. Özellikle de ilk oturumda üyelere güvenli bir ortam sağladığımızda grup içi bağlanmanın temelleri atılıyor. Zamanla kendilerini açmaya, ortak noktalarını görüp rahatlamaya ve maskesiz bir şekilde davranmaya başlıyorlar. Bu da tabii çok büyük farkındalıklar kazandırarak iyileşmeyi getiriyor. Çalışmalarda çok güzel dostluklar da kuruluyor. Grup sonlansa bile görüşmeye devam ediyorlar. Birbirlerine destek oluyorlar. Çok güzel bir atmosfer yaratıyorlar.

- Ya terapiyi aldıktan sonrası?

10 haftalık çalışmalarımız bittikten sonra da takip etmeye devam ediyoruz. Belirli aralıklarla toplantılarımız oluyor. İletişimi koparmıyoruz. Zaten katılımcıların %90'ı iletişimde kalmayı tercih ediyor. Yıllar sonra bile ziyaretimize gelenler oluyor. Konu diyetten çok daha öte, konu yaşamlara dokunmak. Yaşam değişince beden de değişiyor zaten.

- Kitabınızın kapağında da bu soru karşılıyor bizi. Elbette her kişinin sebebi kendine özgüdür; ancak şöyle bir kısaca bahsedecek olursak, ruhumuz neden aç?

Ruhumuz sevgiye, anlaşılmaya, cesarete, eyleme geçmeye ve en önemlisi anlamlı bir hayat yaşamaya aç.


Fotoğraf: Freepik

"Beslenmek kutsal bir eylem"

- Filmlerde de olur ya hani, bir aşk acısı yaşanıyordur. O kişinin elinde ağlarken ya dondurma ya kurabiye illa yiyecek bir şeyler vardır. Özellikle üzüntülerimizin yerine yemeği neden koyuyoruz?

Daha önce de bahsettiğim gibi duygularla başa çıkabilmek için yiyecekleri kullanıyoruz. Özellikle de dondurma, çikolata ve benzeri şekerli gıdaları tüketmek kan şekerini yükselterek geçici bir iyilik hali yaratıyor. Serotonin hormonunu aktif hale getirerek bizi mutlu ediyor. Bunu sık tekrarladığımızda zihnimizi "yiyecek iyileştirir” diye kodlamış oluyoruz. Duygularla başa çıkabilmenin en kolay, en hızlı ve en ucuz yolu bir şeyler "yemek”. Toplumsal olarak baktığımızda da herşeyi yiyeceklerle ilişkilendiren geleneklerimiz var. Mesela düğün olur yeriz cenaze olur yeriz. Yemezsek arkamızdan ağlar. Uslu durursak dondurmayı hak ederiz. Maç izlerken pizza söyleriz. Ofiste başarılı bir iş çıkardığımızda yemeğe çıkarak kutlarız. Kısaca tüm duygularımızı yemekler üzerinden ifade ederiz.

- Beslenme düzenimiz aynı zamanda kişiliğimizin de aynası olabilir mi?

Aslında beslenmek kutsal bir eylem. Beslenerek, yiyerek hayatta kalıyoruz. Fakat biz "yeme” eylemine o kadar farklı anlamlar yüklüyoruz ki kutsallıktan çıkıyor. Beslenme tarzımız nasıl yaşadığımızın göstergesi haline geliyor. Mesela hızlı yiyen kişi hayatı da hızlı yaşar. Hep bir koşturma halindedir. Sürekli bir işi vardır. Hiç durmaz. 24 saat ona az gelir. "An”ı yaşamaya vakti yoktur. Bu nedenle çoğu zaman neyi nasıl ne kadar yediğini fark etmez. Kendine verecek değeri ve zamanı yoktur. Bu sadece bir örnek. Bunun gibi çeşitli beslenme alışkanlıkları yaşam tarzları hakkında ipuçları verir.

- Peki dönem dönem beslenmemizi kontrol ederek sorunlarımız üzerine kendimiz de bir şeyler yapabilir miyiz?

Benim önerim öncelikle hayatın kontrolünü ele almak. Bunu yapabildikten sonra beslenme de kontrol edilebilir hale geliyor. Zaten "diyet-dieta” kelimesinin Latincedeki karşılığı "belirli bir yaşam tarzını sürdürmek”. Beslenme ve hayat arasındaki bağı göstermek için yeterli bence.


Fotoğraf: Freepik

"Diyetisyen fit olmak zorunda değil"

- Bir de travmalarımızın yanında toplumun güzellik algısıyla yöneldiğimiz bir fit olma kaygısı da var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Psikolojimizi bu algıdan nasıl uzak tutacağız?

Maalesef ki beden algımız çevremizin verdiği geribildirimlerle şekilleniyor. Bunları değiştirmekte çok zorlanıyoruz. Hatta anoreksiya gibi ölümcül beslenme bozukluklarına da yol açabiliyor. Fakat son zamanlarda bu konuya dikkat çekmek için medyada çeşitli akımlar başlatılıyor. Makyajsız fotoğraf yayınlamak, bedenin kusurlarına vurgu yapmak gibi. Hatta işe çocuklardan başlamak gerektiği fark edilmiş ki Barbie bebekleri daha normal bedene sahip hatta farklı ırklardan ve farklı engel gruplarından olacak şekilde üretmeye başladılar. Psikodiyet eğitimlerimde mutlaka bu algının değişmesi için diyetisyenlerin çaba sarf etmesi gerektiğini vurguluyorum. Fark ettiyseniz diyetisyenlerin yüzde 95'i çok fit görünüyor. Böyle olmak zorunda hissediyorlar. Çünkü toplum diyetisyeni fit görmek istiyor. Ben bunun böyle olmaması gerektiğini düşünüyorum. Diyetisyen fit olmak zorunda değil. Sağlıklı görünmek zorunda tüm sağlık çalışanları gibi. Ama fit olmak zorunda değil. Bu, diş hekimlerinin hiç diş ağrısı çekmemesi gerektiğini düşünmek gibi bir şey. Bu beklentiyi tersine çevirecek olan kişiler olarak başta diyetisyenleri görüyorum. Toplumsal yargılara karşı farkındalık yaratıp bunlara direnmek öncelikle sağlık çalışanlarının görevi olmalı, ardından da medyatik kişiler gelmeli diyorum.

- Aslında tüm bu algılar arttıkça biz kendimizden daha da mı uzaklaşıyoruz. Sonra da tanımlayamadığımız duyguların yerini besinler mi alıyor?

Evet. Özellikle de bedenimizden ve onun ihtiyaçlarından uzaklaşıyoruz. İfade edilemeyen duyguların üstü besinlerle kapatılıyor. Beden savaş alanı haline geliyor. Böylece hastalıklara daha açık hale geliyoruz.

- Kitabın sonunda diyetisyenlere ve psikologlara özel notlar da düşmüşsünüz. Buradan da birkaç cümle bir şey söylemek ister misiniz?

İki grubun da işi gerçekten zor. Çok emek ve sabır gerekiyor. En önemlisi de birlikte çalışmamız ve birbirimizden destek almamız gerekiyor.

Serkan Sıtkı Şahin: Teşekkür ederim.

Uzm. Psk. Senem Eke Yıldız: Teşekkür ederim.

*

Serkan Sıtkı Şahin

[email protected]

Kadinvekadin.net özel içeriğidir.