Esmer renkli Tuğçe o gün yaptığımız röportajda, Afrika kökenli olduğunu, anne ve babasının doğumundan sonra kendisini Çocuk Esirgeme Kurumu yuvasına terk ettiğini anlatmıştı. O yuvadan bir aileye evlatlık verilen bahtsız çocuk, yıllar sonra dönen talihinin mutluğunu yaşıyordu.

Türkiye'nin en ünlü mankenleri arasına adını yazdıran Tuğçe, iki yıl önce işadamı, müteahhit Uğur Karas ile evlendi. Geçen yıl da nur topu gibi ama annesinin aksine, beyaz tenli bir bebekleri oldu. Karas ailesi geçtiğimiz aylarda da yaşamlarında radikal bir değişiklik yapıp İstanbul'u terk etti. Tuğçe Güder'le İstanbul'dan kaçış nedenlerini ve 9.5 aylık olan bebekleri Uğur'u konuştuk.

- Sevgili, Tuğçe evlendin, ardından dünya tatlısı bir oğlun oldu. Şimdi kaç aylık?

9,5 aylık.

-Adı ne?

Evran.

-Daha önce hiç duymamıştım manası nedir?

Ahi Evran'dan geliyor. Bizde bilmiyorduk ama bir rüya sonucu öğrendim. Ahi Evran'la ilgili bir rüya gördüm. 7.5 aylık hamileydim. Çok açık ve net bir rüyaydı, gerçek gibiydi. O rüyayı irdeleyince 'Ahi Evran' adlı bir ermişin olduğunu öğrendimÖ Mevlana'nın arkadaşıymış. Şiirleri var, ayrıca mesnevileri var. Aynı zamanda dericilik yapmış. O zamanın esnaf ve sanatkarlar birliğinin başkanı. Ve her yıl da Kırşehir'de 'Ahi Evran haftası' kutlanıyor, Biz de öğrenince şaşırdık. O zamana kadar Evran'a isim bulamıyorduk. Sonra rüyamın peşine düşünce 'Evran' ismini gördüm. Rüyayı Ekim ayında gördüm, Ekim'in içinde Ahi Evran haftası kutlanıyormuş. Bu yüzden Evran oldu ismi.

-Artık İstanbul'dan uzakta Yalova'da yaşıyorsunuz, şu maceranızı bana bir anlatsanıza?

Biz Sarıyer'de çok güzel bir evde yaşıyorduk. Ama eşim Uğur her zaman İstanbul'un trafiğinden, kalabalığından dert yanıyordu. Bir de İstanbul'da beslendiğimiz yiyeceklerin organik, hijyenik olmamasından dolayı, bana hep, "Hayalimde bir ev var, bunu kurmamız lazım" diyordu. Uğur daha önce de aynı arazide devekuşu yetiştiriyordu. 'Biz de ara sıra oraya gideriz' derken, bir gün içersinde eşyalarımızı taşıyıp yola çıktık. Boğaz'ın kenarında otururken, taşındık buradan. Biz Sarıyer'de komşuluk ilişkisi olmadığından da ayrıldık İstanbul'dan. İnsanlara 'merhaba' diyorduk, suratımıza kötü bakıyorlardı. Alt kattaki üsttekini tanımıyor, yanında kim oturduğunu bilmiyorsun çok can sıkıcıydı. İstanbul Amerika gibi oldu, komşu komşuyu tanımıyor. Uğur bana dedi ki "İstersen sen burada otur, ben gidip gelirim" Çünkü, Yalova İstanbul arası feribotla çok yakın. Her gün oraya gidip gelen insan var.

İstanbul'un trafiğinden, sağlıksız beslenmeden, komşuluk ilişkilerinin olmamasından kaçtık, Yalova'da ekoloji evimizde doğayla baş başa organik beslenerek yaşıyoruz.

-Sen ne düşündün de orayı taşınmaya karar verdin? Kolay oldu mu bu?

Uğur'un bana söyledikleri mantıklıydı, hak verdim ona. İstanbul'da hakikaten sağlıklı bir ortamda değiliz. Yalova'da kendi yaptığımız sitede, kendi seçtiğimiz insanlarla oturuyoruz. Oturanların biri ressam, diğeri kameran, bir komşumuz oyuncu, bir diğeri sporcu; herkes bize bir şey katıyor.

-Oturduğunuz o evlerin bir ismi var mı?

Masal Köyü. Rüya gibi bir yer. 55 müstakil, ekolojik ev olacak içinde. Şimdi 25'inci evin temeli atılıyor. Şimdiden dolması önemli. Daha alt yapısı bitmedi ama "Evimizi erken teslim edin ki biz burada oturabilelim" diyorlar. Herkesin bahçesi var, ekip biçiyorlar. Her şeyimiz doğal, Taş fırınımız var, içinde ekmek yapıyoruz. Hayvanlarımız var, geyik, at, horoz, tavşan, köpek, kedi her türlü hayvana sahibiz. Dışarıdan hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Evlerimiz taş ve kerpiçten oluşan tasarım evler. Evler ekolojik maddelerle yapıldı. Türkiye'de bir ilk.

-O evde yaşarken mi Evran'a hamile kaldın?

Evet, evlendikten 6 ay sonra yani. Orada ekmek yapmayı öğrendim. Bizim evde kuzine denen bir şey var, yaz boyu yemekleri ve ekmekleri orada pişiriyorum. Tencere kullanmıyorum. Her şeyi güveçte pişiriyorum. Ve her şeyi zamanında yiyoruz. Domates çıktıysa, taze domates yiyoruz.. Her mevsimde çıkan meyve ve sebzeyi zamanında tüketmeye çalışıyoruz. Bahçede domates, patlıcan, biber, salatalık var, oradan koparıp yiyoruz. Yalova'nın pazarı çok meşhur. Oranın kadınları dağlardan topluyorlar her şeyi. Organik çorbalarım çok meşhur. Şöyle; kırmızı mercimek, enginar, patates, fasulye, soğan, kabak, havuç ve közlenmiş kırmızı biber, hepsini kaynatıyorum. İçine 'Reyhan' da katıyorum. Muhteşem. Kırmızı olan sebze meyveler bağışık sistemini güçlendiriyor. Tam bir organiz yaşam tarzımız var. Zaten doğanın içinde, bu kadar sağlıklı yaşamaya bir alışan bir daha bırakamaz. Bizim köyde, her gün Yalova'dan İstanbul'a işe gidip gelenler var.

-Kendi bulduğun çorbaya bir isim taktın mı?

Komşularım ona 'Tuğçe'nin Çorbası' adını koydu.

-Merak ediyorum hamilelik dönemini nasıl geçirdin, sıkıntılı mı rahat mı?


Maşallah çok rahat geçirdim. Hiçbir sıkıntı geçirmedim. Kesinlikle hamileler meditasyon yapmalı, yapamazlarsa meditasyon müzikleri dinlemeliler. Ben meditasyon yapmadım ama o müzikleri dinlettim. Uykum geliyordu. Evran'a klasik müzikler dinlettim. Bol bol yüzdüm. Doğduktan sonra ona Mesnevi okudum. Mevlana'nın sözlerini saatlerce okudum. Herhalde o yüzden oğlum çok farklı bir çocuk.

Rezene çayı içerek 15 kilo verdim

-Hamileliğin süresince kaç kilo aldın?


20 kilo. Enime boyuma aldım. Ama yerken de hiç abartmadım. Öyle bir tepsi tepsi börekler falan yemedim. Sonuçta o kiloları verdim.

-Peki nasıl verdin?

Emzirerek, bir beş kilom kaldı sadece. 15 kiloyu 8 ayda verdim. Rezene Çayı, papatya Çayı, Anoson Çayı içerek verdim. Bu sayede bebeğimin gaz problemi de olmadı.

-Anne olmak nasıl bir duygu?


Çok özel bir şey. Bir hayvan doğduktan sonra kendini idame ettirebilir ama insan yavrusu annesi olmadan hiçbir şey yapamaz. Doğada anneye muhtaç tek varlık insan.

-Bir annenin çocuğu bırakmak ihtimalini düşünebiliyor musun?

Kesinlikle hayır. Algımın dışında. Yalova'da çocuk yuvasıyla ilgili çalışmaları artıracağım inşallah. Evran biraz büyüsün, bir televizyon programı yapacağım. Anne, çocuk programı. Avokado yiyin, plates yapın tarzında bir şey olmayacak. Herkesin yapabileceği şeyler değil bunlar. Türkiye'deki herkes ünlü hayatı yaşayacak diye bir şey yok. Onların anneliğinde çevrelerinde bakıcıları, diyetisyenleri, spor hocaları var. Ben halkın içindeki annelere sesleneceğim. Onlar neler yaşıyor, neler görüyor. Asıl onların desteğe, yönlendirmeye, böyle bir programa ihtiyaçları var.

Oğlum 5 aylıkken Umre'ye gittik

-Evran doğduktan sonra hayatınızda neler değişti?


Arkadaşlarımız bizi evlerine çağırıyorlar gidemiyoruz, çünkü çocuğumuz var. Arabaya binmek sorun, sokağa çıkmak sorun. Sonradan öğreniyorsunuz ki, dışarı çıkmak, çocuğunla gezmek herhangi bir problem yaratmıyor. Her yerde hatta alışveriş merkezlerinde bile emzirme odaları var. Bende öyle yaptım çocuğum doğduktan bir süre sonra onunla birlikte her yere gittim.

-Nerelere gittiniz?

O 5 aylıktı biz Umre'ye gittik. Yarı hacı oldu, Rize'ye, Trabzon'a gittik. Çünkü o sizin hayatınıza adapte olmak zorunda, siz onunkine değil. Kabayi tavaf ederken oğlum babasının sırtındaydı. Evran sempatik olduğu için oradaki hacılar bize hep yardımcı oldu. Medine'ye gittiğimizde yüzündeki gülümseme hiç gitmedi. Araplar onu çok sevdi.

-Umre'ye gitmeyi kim istedi?

Ben. Gönlüm hep oradaydı, Umre'ye gitmeyi çok istiyordum. Nasip Evran'dan sonraymış. Arkanda bıraktığın her şeyi kafandan siliyorsun. Şimdi de kafam orada. Bir daha, bir daha gitmek istiyorum. Evran yürüsün yine gideceğiz.

-Evran'ın rengi şimdi melez; doğduğunda nasıldı sen kime benzettin?

Bembeyazdı. Uğur'a dedimki, "Bak ikizin geldi." 15 günlüktü bebeği göstermeye gittiğimizde doktor dedi ki "İnanmıyorum Evran kararmış" Bukelemun gibi bir hali var.

RÖPORTAJ: Şebnem ÖZCAN