Bu röportajı ilk okuduğunuzda hissiyatınız şu olacak: Ne kadar şanslı bir kadın! Müzisyen bir ailenin içine doğmak yeterince şanslı bir durum değilmiş gibi, bir de piyano der demez akla gelen ilk isim, Fazıl Say, onun için "Yıllar sonra aradığım sesi buldum" diyor. Ne büyük gurur! Ama gerçekten de Serenad Bağcan, bu cümlenin hakkını veriyor. Enfes bir sesi var. Daha önce Fazıl Say ile albümleri oldu. Şimdi de ilk solo albümü "Serenad" ile karşımızda. Bakalım bu albüm süreci ve öncesi nasılmış...

Bol alkışlı bol seyahatli harika bir hayatım oldu

- Müzisyen bir aileden geliyorsunuz. Müzikle hayatınızın her döneminde iç içeydiniz. Bu müzikle ilgilenmek isteyen birine ne kazandırır?

Çocukluğunuzda benim gibi çoksesli müzik yapan bir ailenin içine doğduysanız, harika bir şekilde çoksesliliğe maruz bırakılıyorsunuz ister istemez. Çocuk yaşlardayken, sesin içindeki armoniyi duymaya başlayıp, duyduğum sesleri çıkartarak bunu oyun haline getirmiştim. En büyük zevkim ise kız kardeşlerimle de bu oyunu oynamaktı. O zaman her şey daha bir güzelleşiyor ve zenginleşiyordu. Çocukluğunuzda maruz kaldığınız bu durum, müzikle ilgilenmek isteyen birinin yolunu kısaltır, harcayacağı çabayı azaltır.

- Siz bundan ne kazandınız?

Kendimden örnek verecek olursam, eczacılık eğitimi alıp müzik okulu mezunu olmadığım halde, daha çok konservatuvar ve müzik okulu mezunlarının başvurduğu, profesyonel bir koronun (kültür bakanlığı devlet çoksesli korosu) iki aşamalı zor sınavlarını aştım. Sonrasında dünya koro edebiyatının en zor ve en güzel eserlerini, dünyanın en seçkin sahnelerinde, en iyi şefler ve orkestralarla söylediğim, bol alkışlı bol seyahatli harika bir hayatım oldu. Şahane bir kazanç değil mi?

- Gerçekten de öyle…

Her gün işime severek ve isteyerek gittim. Hiç Pazartesi sendromu yaşamadım. Bu yüzden kendimi Bağcan ailesinin içine doğmakla çok şanslı görmüşümdür hep.

Hala olmak kolay değil

- Halanız Selda Bağcan'ın, müzik kariyerinize etkisi nasıl oldu?

Halamın müzik kariyerime en büyük etkisi, bize piyano almasıyla başladı. Piyanomuzun eve geldiği gün nasıl sevindiğimizi dün gibi hatırlıyorum. Bizi konserlerine götürürdü. Sahnede onun içinden, bambaşka bir kadın çıkardı, sizin tanıdığınız bildiğiniz Selda Bağcan olurdu. Eğilmez, bükülmez, bildiği doğruları sonuna kadar cesurca söyleyen, mangal yürekli cesur bir kadın.

- Peki ya bizim göremediğimiz Selda Bağcan nasıl biriydi?

Günlük hayatta ise, o mangal yürek gider, yerine sokakta gördüğü, elleri simsiyah boyacı çocuk için günlerce ağlayan ve onun için şarkı besteleyen; okuduğu bir şiir ya da dinlediği bir şarkıdan etkilenip gözyaşlarına boğulan, her gördüğü kediyi aç zannedip doyurmaya çalışan yufka yürekli bir kadın gelirdi.

- Bu sizi nasıl etkiliyordu?

Sahnede onun bambaşka bir yüzünü görmek çok etkilerdi beni ve büyülenirdim o halinden ve tavrından. Şimdilerde kendimde deneyimliyorum bu durumu. Ve nasıl bir "değişim” ve "olma” haline büründüğünü anlayabiliyorum. Desteği hala sürüyor, kız kardeşlerim Sonat ve Seda'dan sonra benim ilk solo albümüm "SERENAD” onun şirketi Majör'den çıktı. Ee hala olmak kolay değil.

- Olumsuz bir etki hissettiniz mi hiç?

Elbette olumsuzluklar da yaşadık. Sadece ben değil bütün aile nasibini aldı. Bir zamanlar BAĞCAN soy ismi sakıncalıydı, hatta şöyle bir anımda var; annem, kardeşlerimle birlikte beni alıp çocuk korosu sınavına başvuru yapmak için radyo evine götürdü. Başvuru yapılırken soy isimlerimizi söylediğimizde başvuruları alan kadın yüzümüze baktı ve şu gün bile neremize bakarak anladığını hala çözemediğim bir teşhiste bulundu: Bizde müzik kulağı yoktu; ses ise hiç yoktu. Hâlbuki gık bile dememiştik. İşte ben o gün, çocukları haksızlığa uğramış bir annenin neler yapabileceğine şahit oldum ki yıllar sonra radyo evinin merdivenlerini 6 yıl boyunca TRT gençlik korosu elemanı olarak çıkacaktım.

- Elbette zor bir durum bu…

Olumsuzluklar bunla da kalmadı. Babam ve amcalarımın müzik adına yaptıkları her şey engellendi. Denetim kurumlarından geri döndürüldü, devlet dairelerinde çalışan aile bireylerinin terfileri yaptırılmadı.

- Selda Bağcan'ın yeğeni olmak müzik kariyeriniz açısından üstünüzde bir baskı yaratıyor mu?

Hayır yaratmıyor, böyle bir şeyi hiç hissetmemiş ve düşünmemişim ki cevap alternatifleri bile yok aklımda.

Bilmediğim yönlerimle yüzleştim

- Fazıl Say ile yollarınız nasıl kesişti?

Ben Kültür Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu'nda çalışırken onun "Nazım Oratoryosu”nu seslendirdik. Bir konserin genel provasına solist gelemeyince şefimiz İbrahim Yazıcı beni önerdi ve şarkıları ben söyledim. Çok beğendiğini ifade etti ve yollarımız böylece kesişmiş oldu.

- Peki Fazıl Say ile olan yolculuğunuz neler kazandırdı size; neler öğretti?

Bunu şöyle bir anekdotla anlatmak isterim: Nazım Oratoryosu'nu koro olarak o kadar çok sevdik ki günlerce aylarca hece hece çalıştık diyebilirim. Hepimiz ezberledik bütün bir oratoryoyu. Bir gün çalışma salonuna Fazıl Say girdi, ben ilk kez bu kadar yakından görüyordum onu. Orta boylu, saçları bugünkünden biraz daha uzun, güler yüzlü biriydi. Nerden bilebilirdim ki; piyanonun başına geçip, oratoryonun her bir cümlesinin etkisini iki katına çıkartan kompozisyonunu neler hissederek, hangi enstrümanı nerede, ne için kullandığını anlatarak gözümde deve dönüşeceğini.

- İlk hissiyatınız ne oldu?

Bu deneyimden ilk çıkarımım şu olmuştu: Sözleri ne kadar iyi anlar ve içselleştirirsen müzik ve yorum o kadar etkileyici olur. Birlikte konser vermeye başlayınca, benim asıl hikâyem başladı. Her bir proje yorumculuğuma ve içime bir yolculuktu. Bilmediğim yönlerimle yüzleştim.

- Bu durumdan örneklerle bahsedelim mi?

Örneğin "İLK ŞARKILAR” da şairlerin duygularıyla empati kurmam ve bunun sonucunda aşırı hüzün duygusuyla depresyona girmem; bu özelliğimi, konser başladığı andan bitene kadar ki zaman süreciyle sınırlı tutmayı öğretti. "YENİ ŞARKILAR” albümünde "İkinci Yeniler” akımı şairleri gibi biraz devrimci, biraz kuralları delerek yorumculuğuma farklı sesler ve tınılar getirmeyi denedim. Sözlere uygun olan yerlerde dişlerimi sıkarak söyledim, şarkının sonundaki bir haykırışın sonuna boğazım yırtılıyormuş gibi bir efekt koydum mesela. HERMİYAS YUNUS SIRTINDAKİ ÇOCUK adlı sahne eserinde Fazıl Say, oğlunu kaybeden bir annenin acısını sadece A vokali ile yazdı. Söz yoktu ve ben bu eserde oyunculuk yönümü keşfettim. SAİT FAİK sahne eserinde ise bir şarkının içinde hem şan tekniği, hem etnik ses hem de Türk Sanat Müziği üslubu kullanarak bir harman yaptım. Onun isteği doğrultusunda ve sahne üzerinde beş güçlü kadının gücünü hissettim: Esra Bezen Bilgin, Zeynep Halvaşi, Demet Evgar, Songül Öden.

Çok gururlanıyorum

- Hemen sormak istiyorum: Fazıl Say, sizin için "yıllar sonunda aradığım sesi buldum” şeklinde konuşmuş. Bu size ne hissettiriyor?

Birlikte verdiğimiz her konserde bunu işitiyor olmak, yıllarca verdiğim emeğin, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışmamın bir ödülü diye düşünüyorum ve çok gururlanıyorum. Kendimi iyi hissettiren bir şey bu!

- Fazıl Say ile birlikte yaptığınız ”İlk Şarkılar” ve ”Yeni Şarkılar” albümlerinizden "en sevdiğim” olarak adlandırdığınız bir parça var mı?

Hepsini çok severek söyledim. Sevmemek, o güzelim şairlere ve müzik emekçisi Fazıl Say'a haksızlık olur bence. En sevdiğiniz değil de, kafa açan, bakış açısı kazandıran, bir anda aydınlatan şarkı hangisi diye soruyu değiştirirsek cevap verebileceğimi düşünüyorum: İlk Şarkılar'da AKILLA KONUŞMA, Yeni Şarkılar'da EY KÖR.

Ben olabilmeyi deneyimleyebildiğim en güzel yer

- Biraz da eğitim ve müziğe hazırlık sürecinizden bahsedelim mi? Bir yandan Devlet Çoksesli korosunda alto sanatçılığı yapmak, bir yandan da eczacılık fakültesinde okumak zor oldu mu? Eczacılık fakültesi, müzik kariyerinizi ilerletmenize hiç engel oldu mu?

İkisini birlikte yönettiğim dönem çok az sürdü… Ama o dönemde çok zorlandığımı hatırlıyorum, neyse ki fakültem ile iş yerim yakın mesafedeydi ve ben derslerime yetişebiliyordum. Eczacılık fakültesinin müzik kariyerime hiç olumsuz etkisi olmadı, bilakis sosyal yaşantımı ve ilgi alanlarımı besledi.

- Kendinizden daha önce ”yaşam sanatçısıyım” diye söz etmiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Ben bir sanatçıyım. İşim sahne üstünde, orada her şey harika. Kendimden geçme halimi, kendimi bırakabilmeyi kısaca ben olabilmeyi deneyimleyebildiğim en güzel yer. Çok mutluyum orada. Asıl hikâyem, o sahneden dünya sahnesine indiğimde başlıyor. Konserlerimde gösterdiğim başarıyı hayatımın içerisinde nasıl gösteririm'in peşindeyim. Bu da kendimi tanımak ve keşfetmek demek benim için.

- Bu keşif neleri gerektiriyor ya da sonucunda neler oluyor?

Cesaret, korkusuzluk ve yılmazlık gerektiriyor. Çünkü kendimle yüzleşmem heyecan verici olduğu kadar, ürkütücü de olabiliyor bazen. Yorumcu olarak yorumculuğumu geliştirmek için hala nasıl arayıştaysam, yaşamımı da anlamlı ve yaratıcılık anlamında aktif tutmak için hala yoldayım. Bu benim gibi herkesi de kendi yaşamının birer sanatçısı yapıyor zannedersem.

Ah gel bir de bana sor

- İlk solo albüm fikri nasıl gelişti? Albümün çıkış hikayesini ve aşamasını bizimle paylaşır mısınız?

Ailemdeki müzisyenlerin, birden fazla albümleri olmasına karşın benim hiçbir zaman solo albüm çıkartmak gibi bir fikrim olmadı. Zaten Fazıl Say ile birlikte "İLK ŞARKILAR” ve "YENİ ŞARKILAR” adında iki başarılı albüm yapmıştık. Günlerden bir gün, babamın yıllardır bütün gününü geçirdiği ve müzik yaptığı stüdyosuna girip; bitmek tükenmek bilmeyen müzik aşkına, tutkusuna, disiplinine, kendisine olan inancına ve emeğine derin bir vefa duygusu hissettim. Karar verdim, bir albüm çıkartacaksam bu babamın şarkıları olacaktı. Karar verdim vermesine ama bunun için yapmam gereken o kadar köklü değişimler vardı ki ilk başta biraz ürktüm doğrusu.

- Neydi o zorluklar?

Şimdi buraya yazarken kolay ama "ah gel bir de bana sor” dedirten zorlu bir dönem geçirdim. Çok sevdiğim işimi bıraktım, sevdiğim şehrimi, arkadaşlarımı, dostlarımı, ailemi az görme pahasına da olsa, İstanbul 'un yolunu tuttum. Dostum, arkadaşım aranjörüm Ekin Eti ile çalışmalara başladık. İçimize sinen bir çalışma oldu. Emekleri ve hoşgörüsü için ona ne kadar teşekkür etsem azdır.

- Peki bu süreçte bir anınızı paylaşır mısınız bizimle?

Elbette seve seve. Anlatacağım bu anım, bana hayatım boyunca hep ilk solo albümüm "SERENAD”ı hatırlatacak.

Çalışmaktan çok yorulduğumuz sıcak bir yaz günü Yoğurtçu Parkı'nda yürürken gördüm onu. Merhaba dedim, üzerine alınmadı. Tekrarladım, merhaba... Bu sefer yüzünde, "bana mı söylüyorsun” dercesine bir soru işaretinin yanında hafif bir gülümseme belirdi dudağında. Yanına oturdum, biraz ürkekti, hani bakmak istemezsiniz ama gözlerinize hakim olamazsınız ve aniden bakarsınız ya.. İşte öyle baktı bana. İstanbul'un nemli, yakan ve ıslatan sıcağına hiç aldırmıyormuş gibi çok kalın kışlık bir kaban vardı üzerinde. Kırlaşmış saçlarını gizleyen kalın bir bere başında. Lekelerden ve kirden rengini tahmin bile edemeyeceğiniz bir pantolon, kışlık eski bir bot... Kızgın güneş vücudunda görebildiği iki yeri kasıp kavurmuştu, ellerini ve güzel yüzünü. Oturduğumuz bank onun eviymiş. Kuş pisliklerinin olmadığı yere özenle buyur etti beni, konuştuk uzun süre. Düzgün Türkçesi, kendini ifade edişindeki ustalık ve kibarlığıyla tam bir eski İstanbul beyefendisi. Sokakları ve Yoğurtçu Parkı'ndaki bir bankı kendine ev edinmiş olan bu kişi, benim İstanbul maceramın ilk kahramanı… Şimdilerde ise vakit geçirmekten zevk aldığım arkadaşım. Bunu neden anlattım size biliyor musunuz? Çünkü şarkılarımı ilk o dinledi. Kendisinden çok şey bulduğu "Pamuk İpliği” şarkısına ilk gözyaşı döken o, "Bülbül” şarkısındaki yorumculuğuma, sanki bir müzik eleştirmeniymiş gibi müzik jargonuyla yorumlar getiren o, "Annem” şarkısını dinlediğinde annesine vefasızlığını hatırlayan ve bunu samimiyetle dile getiren o…"Yaşanmışlıklarımla hayatınıza, sevgim ve sesimle yüreklerinize dokunmaya geliyorum” cümlesi, Yoğurtçu Parkı'nda yaşadığım ve nasıl dokunduğuna birebir şahit olduğum bu olaydan sonra söylenmiştir.

Fazıl ters köşe yapmayı çok sever

- Fazıl Say ile çalışmak, yaptığınız müzik tarzını etkiledi mi?

Etkilemez mi… Standartların dışına çıkmayı ve ters köşe yapmayı çok sever Fazıl eserlerinde. Bende buna çok çabuk adapte oldum ve yorumculuk sınırlarımı zorlamaya başladım. Kuralların içinde kuralsız olma özgürlüğünü tanıdım kendime.

- Diğer sanat dallarıyla aranız nasıl?

Sinema ve tiyatro vazgeçemediğim sanat dalları, yıllar evvel resim kursuna gitmiştim ve çok sevmiştim.

- Müzik dışında nelerle ilgilenirsiniz?

Spor yapmayı çok severim. Yoga yapmaya özen gösteririm, bana yararı olacağına inandığım her eğitime gidebilirim. İnanır mısınız güzellik uzmanlığı ve profesyonel makyözlük sertifikam bile var. Bunların yanında yaşam koçluğu, öğrenci koçluğu, nefes çalışmaları, ı-ching, sujok, human design, EFT teknikleri ve buna benzer uğraşlara ilgim çok fazladır.

- Bu albümden sonra yapmak istediğiniz başka projeler var mı? Yoksa başka albümler mi gelecek?

Şimdi albümümün konser hazırlıklarını yapıyorum, dinleyicilerimin çok hoşuna gideceğini düşündüğüm bir sahne performansı hazırlığındayım. Beş yıllık planım hazır diyebilirim. Zaman içerisinde hepsini sunacağım sizlere.

Müziği, sesiyle boyayan kadın

- Albümün ismine nasıl karar verdiniz? Genelde olduğu gibi çıkış parçanız "Pamuk İpliği”ni neden tercih etmediniz örneğin?

Sanırım önceki sorularınızdan birinde cevabını vermiş oldum; standartların dışında olmayı ve ters köşe yapmayı ben de sever oldum ve bunu yaptım ki siz de bu soruyu sorma ihtiyacı duydunuz.

- Albüm hakkında ne gibi geri dönüşler aldınız?

O kadar güzel cümleler kurdu ki dinleyicilerim çok hoşuma gitti. Hoş bunları kim duysa kayıtsız kalamaz. Birkaç tane örnek verecek olursam; "müziği, sesiyle boyayan kadın” demiş biri, bir öteki "beni, bu dünyadan sesiyle kendi yarattığı dünyasına götüren kadın” demiş. Çoğu dinleyicimin ortak geri bildirimi, her dinlediklerinde içlerinde bir şeylerin koptuğu, akıp gittiği ve sonunda da şifalandıklarını hissettikleri, bu beni çok mutlu ediyor.

- Peki, siz Serenad Bağcan olarak en çok ne tür müzikler dinlersiniz?

Her türde müziği dinlemeye özen gösteriyorum fakat rock müziği şu sıralar tercih etmiyorum. Elbette ilk başta, eski, yeni, çağdaş tüm koro eserlerini dinlemeye çalışıyorum. Klasik müzik vazgeçilmezim. Bunun yanı sıra enstrümantal müzik, new age, house, etnik müzik dinliyorum. Fakat zamana ve psikolojime göre de dinlediğim şeyler değişir. Bazen çok hoşuma giden defalarca dinlediğim bir şeyi bir gün kafam hiç götürmeyebilir.

7 sayısının tasavvuftaki kadim anlamı benim için önemli

- Yakın zamanda sahne çalışmalarınız var mı? Buradan duyurmuş olalım :)

Yakın bir tarihte lansman konserimle açılışı yapacağız, çalışmalarım biter bitmez de yaz sonu konserlerim başlayacak.

- Ne tarz organizasyonlarda sahne almayı tercih ediyorsunuz?

Kültür sanat festivalleri, projeler bağlamında senfoni orkestraları ve konser salonlarında olacak konserlerim.

- Albümde yedi şarkı olmasının özel bir sebebi var mı?

Elbette, olmaz mı? 7 şarkımın yer aldığı albümüm 7 Şubat'ta raflardaydı. 7 sayısının tasavvuftaki kadim anlamı benim için önemlidir.

- Kariyerinizde geçmişe dair pişman olduğunuz bir şey var mı?

Hiç yok, hepsi beni bugüne taşıyan süreçlerdi.

Serkan Sıtkı Şahin: Teşekkür ederim.

Serenad Bağcan: Teşekkür ederim.

*

Serkan Sıtkı Şahin

[email protected]

Kadinvekadin.net özel içeriğidir.