Beria, Cenk Çalışır ile beni tanıştıran ilk roman oldu. Öylesine sarsıcı bir kurgusu var ki, gerçekte bunların, hatta daha da fazlasının yaşanıyor olduğunu bilmek insanın içini söküyor adeta. Yani bu roman tam da yapması gerekeni yaptığına göre, demek ki ben iyi bir yazar keşfettiğim; ne iyi!

Cenk Bey, röportajımızın bir yerinde "Hafızalarında kalacak öyküler yazabilmiş olmaya çalışıyorum” şeklinde bir cümle kurdu. İnsan şu okuduklarını nasıl unutur ki… Polisiye sevenlerdenseniz naçizane önerimdir, Beria'yı kaçırmayın…

KURGULARIN, GERÇEK HAYATA KIYASLA OLDUKÇA NAİF KALDIĞINI DÜŞÜNÜYORUM

- Cenk Çalışır kimdir?

Okumak, söktüğüm andan itibaren tutkumdu diyebilirim. Yazmakla geç mi tanıştım, daha önce tanışmış olsak bu aşk sürer miydi bilmiyorum. Hayatla ve dayatılanla her zaman sorunları olan biri oldum. Mesajı olan kurgulara eğilimim bu yanımdan doğdu sanırım. Çocuklar ve hayvanlar en hassas yanım. Aklımın önüne geçen hırslarım olmadı hiç. Kurguların, gerçek hayata kıyasla oldukça naif kaldığını düşünürüm. Okuru içine alan eserler üretmeyi amaçlıyorum. Her okuru memnun etmenin olanaksızlığını da biliyorum. Kendim için yazıyorum klişesinden de uzağım. Okusunlar, beğensinler diye yazıyorum. İlham perisi filan da yok sanırım. Ya da bana uğramıyor. Ne yazıyorsam, düşünüp kendim buluyorum.

Ailesi, komşuları, arkadaşları tarafından sevilen, sayılan, göze batmayan, sıradan biriyim. Tüm seri katiller gibi. (Gülüyor)

Polisiye Yazarı Cenk Çalışır, yeni romanı Beria'yı anlattı

- Kendinizi ne güzel anlattınız. Yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

Beyaz yakalı iş hayatımın terkinden sonra kendime daha çok zaman ayırabildiğim bir dönem başladı. Yazı ile tanışıklığım o döneme denk gelir. İlk eserimin 2010 yılında yayınlanmasının ardından bunun durdurabileceğim bir şey olmadığını anladım. Edebi anlamda kendimi geliştirmek için atölye çalışmalarına, seminerlere katıldım. Bu çabam halen devam ediyor.

- Peki neden polisiye?

Oldum olası çok okuyan biriyim. Okumalarımın büyük kısmını aksiyonu bol, gizemi çok kurgular oluşturur. Böyle olunca günün birinde yazmak eylemine soyununca, beslendiğim alandan üretiyor olmam sanırım doğal bir sonuç. Öte yandan bir suçtan yola çıkarak insanı anlatıyor olmak, insanın en karanlık yönünden beslenen öyküler kurmak çok heyecan verici.

- Bir yazma rutininiz var mı?

Yok aslında. Bazen günde on saat bazen haftalarca boşluk. Yazıyı kendime görev edinen biri değilim. Mesaiye gider gibi yazabileceğimi de sanmıyorum. Yazıyla kavga da etmem. Yazdığımı beğenmiyorsam inat etmem, ertelerim. Ama yazmak istediğimde de benim masam, benim ışığım, yazı müziğim gibi aramalarım yoktur. Bilgisayarımı açabildiğim her koşulda yazabilirim. Yeter ki aklım dolmuş ve canım yazmak istiyor olsun.

BERİA VE ÖYKÜSÜ, HEP AKLIMIN BİR KÖŞESİNDE BENİMLEYDİ

- Roman yazarken hikâyeniz için beslendiğiniz kaynaklar neler?

Bu beslenmenin sürekli olduğunu düşünüyorum. Algım her zaman açıktır. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki bir haberden tutun, gördüğüm bir fotoğrafa, duyduğum bir söze kadar dikkatimi çeken her şeyden beslenirim. Yazma ya da kurmaca döneminde bu dikkatim artar. Adli tıp konularını içeren, cinayet çözümlemelerini anlatan belgesel programları izlerim. Bu konularda yazılmış, anı ve biyografileri okurum. İnternet üzerinden de araştırma yaparım.

- Peki ya bizi bir araya getiren altıncı romanınız Beria'nın hazırlık süreci nasıldı? Nelerden beslendiniz?

Mülteci açmazı yakın tarihin manşet konusu zaten. Üstelik sadece bizim coğrafyamızın da değil. Durum bu olunca günlük gazetelerden tutun da bu konuda yazılmış makale ve araştırma yazılarına, göç etmek zorunda kalan insanlarla yapılan röportajlara ve hatta bitirme tezlerine kadar birçok bilgi var. Bunlara ek olarak yakın dönemde çekilmiş, onların sıkıntılı yaşamlarını anlatan sinema filmleri ve belgesel programları da sayabiliriz.

- Beria'da, mülteci bir anne-kızın hikâyesini anlatıyorsunuz. Sizi bu konuda yazmaya iten şey neydi?

Tüm romanlarımda başka bir duyguyu öne çıkartmaya çalıştım. Merak uyandıran eylem kurgusu, ben olsam ne yapardım dedirten zihinsel kurgular denedim. Mizah, gerilim, korkuişlemeye çalıştım. Beria'dan önce trajik bir roman yazmak istiyordum. Dramatik birkaç kurguya ait notlar almaya başlamıştım ancak hiç biri ilk cümleyi yazacak kadar heyecanlandırmamıştı beni. İçime sinmemişti. Tam da o günlerde Aylan Bebek sahilde yatıyordu. O andan sonra mülteciler konusundaki dikkatim arttı. Birkaç yıl birikimim sürdü. Bu arada iki öykü kitabım yayınlandı. Yazım süreci de birkaç yıl boyunca devam etti. O sürede Beria ve öyküsü hep aklımın bir köşesinde benimleydi.

Polisiye Yazarı Cenk Çalışır, yeni romanı Beria'yı anlattı

ÇOCUKLAR, HAYVANLAR VE DOĞA KARŞISINDAKİ GADDARLIĞIMIZI ANLAMLANDIRAMIYORUM

- Kitabın ilk sayfasında sizi tanıtan bir giriş yazısı var ve size ait şu cümle ile başlıyor: "Yasak meyveyi yediği için cennetten kovulan Havva ile Adem'in çocuklarıyız. Gezegendeki varlık nedenimiz suç.” Bu yaklaşımla siz tam bir polisiye yazarısınız, değil mi?

Polisiye, bir suçun öyküsü gibi gözükse de aslında suçla temas eden insanın öyküsüdür. Suç, insandan bağımsız olarak ele alınamaz. Bir suçtan söz ediyorsak özünde söz ettiğimiz insandır. Anlattığımız da o insanın neden, nasıl suça itildiği ya da suç işlemeyi neden tercih ettiğidir. Yapacağı eylemin suç olduğunu bilen, bu suçun sonucunda karşılaşacağı cezayı da öngören, ancak vazgeçmek yerine yakalanmamak için tedbirler alarak, o suçu işleyen insan, büyük bir muammadır benim için. Öte yandan polisiye ile istediğim tüm duyguları işleyebiliyorum. Mizah, korku, gerilim, heyecan, merak yaratabiliyorum.

- Romana hakim olan duygu, korku sanki. Aişe'nin, kızı Beria için çok korkuyor oluşu sarıyor okuru. Aişe'yi ayakta tutan aslında kaybetme korkusu mu?

Aişe'de baskın olan duygu korku elbet. Beria'yı bir daha asla bulamayacak olmanın dehşeti. Bu hem akli hem de içgüdüsel olarak bir anne için en doğal ve en baskın duygu sanırım. Kaldı ki onun kızına daha iyi bir hayat sağlamak için çıktığı yolda kızını kaybetmiş olması Aişe için aynı zamanda bir suçluluk duygusu. Onu ayakta tutan ise kızını bulma umudu. Beria onun tek çocuğu. Üstündeki kıyafetlerden başka hayatta sahip olduğu tek şey. Yurdunu terk etmiş, ailesini kaybetmiş, dönecek bir evi olmayan Aişe için kızını aramaktan başka seçenek de yok aslında.

- İnsan tacirlerinin eline düşüyor Aişe ve Beria… Çok acı bir durum bu. İnsan ne soracağını da şaşırıyor. Okurken gerçekten dehşete düşüyor. Bunlar gerçekten yaşanıyor çünkü…

Evet. Ne yazık ki öyle. Bu bir ticaret konusu ve ticareti yapılan şey insan. On iki bin yıllık tarihimize bakınca gelmiş olmamız gereken seviyenin bugün yaşadığımız hayat olmaması gerektiğini düşünürüm. Hepimiz sınıfta kaldık bence. Çocuklar, hayvanlar ve doğa karşısındaki gaddarlığımızı anlamlandıramıyorum.

Polisiye Yazarı Cenk Çalışır, yeni romanı Beria'yı anlattı

BERİA, İÇİMİ ACITAN BİR ROMAN OLDU

- Çaresiz, korku dolu pek çok an var romanda anlattığınız. Yazarken size bıraktığı duygu durumu ne oldu?

Benim için yazıyor olmanın heyecanı karakterlerdir. O an için o olmak duygusu. O karaktere bürünmek. Onun gibi hissetmeye, düşünmeye çalışmak ve bunu sözcüklere dökmek. O nedenle yazarken çokça üzüldüm, heyecanlandım. Beria içimi acıtan bir roman oldu diyebilirim.

- Başka karakterlere de ait, pek çok acı dolu başka hikâyeler de çıkıyor romandan. Hepsi kurgu mu, yoksa araştırmalar sonucunda ulaştığınız yaşanmış detaylar da var mı?

Beria'daki tüm olaylar ve karakterleri gerçekçi kılan şey, tüm bunların geçmişte çokça yaşanmış, bugün halen yaşanıyor ve gelecekte de çokça yaşanacak olma ihtimalidir. Bu ihtimale ne kadar çok inanıyorsa okur, karakterler o kadar ete kemiğe bürünüyor. Soruya dönecek olursak, tüm karakterler hayalden ibarettir. Birebir kaleme aldığım bir olay ya da karakter yok.

- Karakterleri tanıyalım mı? Siz onları nasıl tanımlıyorsunuz? Aişe ile başlayalım mesela?

Aişe kızı için daha iyi bir hayattan başka özlemi olmayan sıradan bir kadın. Büyük umutlarla çıktığı yolculukta başına gelenlerle başa çıkmaya çalışan, kırılma noktalarında savaşmayı seçen bir anne. Bu savaşta kendisine karşı bile yabancılaşan, başkalaşan bir kadın. Korkunun insan bedeninde iki etkisi vardır. Nabız yükselir ve adrenalin salgılar. Aklında da iki etkisi vardır. Odaklanma ve panik. Panik olan kişi korkusuna yenilir ve teslim olur. Başına geleceklere razıdır. Odaklanan kişi ise tehlikenin farkına varır ve savaşır. Aişe'nin öyküsünü yaratan da bu kararıdır. Bir an olsun vazgeçmeyişidir.

- Peki ya Komiser Harun? Aişe ile yolları benzer acılarla kesişiyor. Bu, Komiser Harun'un iyileşme süreci mi?

Harun hayatındaki tüm değerleri kaybettiği bir anda Aişe ile karşılaşıyor. Onun hayata tutunmasındaki en büyük etken, ölüp gitmesinin faydasızlığı. Oysa yaşamda kalırsa bir başkası için umut olduğunu fark ediyor. Harun'u hayata bağlayan, onu heyecanlandıran bu duygu oluyor. Harun'a böyle bir misyon yüklememdeki en önemli neden, Beria'nın kaybını araştıran kişinin olayı içselleştirmesini istememdir. Beria'yı bir dosya olarak ele alan, salt işini yapan bir polis olsun istemedim. Aişe'nin Beria için duyduğu umuda karşın, Harun'un oğlu Ayberk için yaşadığı çaresizlik. Üstelik bu iki karşıtlık onları tamamladı.

Polisiye Yazarı Cenk Çalışır, yeni romanı Beria'yı anlattı

SAĞ OLSUNLAR, YETERİNCE ÜZÜLMÜŞLER. AMAÇ DA BUYDU ZATEN

- Okurlarınızdan nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Romanınız beklediğiniz ilgi ile karşılaştı mı?

Beklenen ilginin ne olduğunu açmak gerek önce. Bir yazar olarak hedefim, satış adedinden ziyade başucu kitabı yazabilmiş olmak. Hafızalarında kalacak öyküler yazabilmiş olmaya çalışıyorum. Okurun parasını ve zamanını boşa harcamadığını hissettirmiş olan eserler vermek istiyorum. İçinde bulundukları gerçeklikten kopup, yarattığım kurgu dünyasına geçmiş olabilmelerini hedefliyorum. Edebiyatın üç boyutlu gerçekliğine ulaşmalarını istiyorum. Öte yandan mesaj vermeyi, alt metin olarak bir fikri işlemeyi ya da bir konuya dikkat çekmeyi önemsiyorum. Fikri, duygusu olan öyküler kuruyorum. Bu anlamda ele alınca yüzümüze yumruk atsaydınız, hatta kürekle vursaydınız en az bu kadar etkilerdi diye yazan okur var. Sağ olsunlar, yeterince üzülmüşler. Amaç da buydu zaten.

- Sizce neden polisiye yazan çok yazarımız yok? Ya da aslında neden popüler olanların sayısı az mı demeli?

Aslında yüze yakın polisiye yazarı var ülkemizde; ama dediğiniz gibi okurun tanıdığı birkaç popüler isim ile sınırlı. Türkiye Polisiye Yazarları Birliği, "Poyabir” tam da bu nedenle kuruldu diyebilirim. Önce biz tanışalım sonra kendimizi okura tanıtalım diye. Meraklı okurun poyabir.com adresine göz atmasını öneririm. Polisiye yazarlarının çok da tanınıyor olmaması, piyasanın şartları ile ilgili sanırım. Okur çok satanlar listeleri ile yazarı keşfediyor. Çok satanın, çokça sattırılanın, sattırılmak istenenin iç içe geçtiği bir piyasada yaşanması kaçınılmaz bir süreç bu. Ancak son dönemde bloggerlar, fanzinler, edebiyat dergileri, bağımsız kitapevleri ile gelecekte bu kadar sığ olmayacak diye umuyorum.

- İlk romanınızdan bu yana kaleminizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler değişti?

İlk romanım çok okur olmanın verdiği özgüven ile yazıldı. Ancak sonrasında yeni bir eser için masaya oturduğumda kendimi tekrar etmemem gerektiğini biliyordum. Edebiyatı öğrenme çabam ilk romandan sonra başladı. Edebiyat, tekniği olan bir alan; metotları, akımları, teknikleri öğrenmeye başladım. Edebiyat, sabit bir büyüklük de değil; sürekli değişen ve gelişen bir alan. Bu anlamda öğrenciliğin de sonu yok. Öğrendiğim her tekniği yazılarımda uygulamaya çalıştım. Karakterlerin psikolojileri konusunda da kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. Buna zaman ayırıyorum. Çok da akademik olmayan psikoloji ve felsefe kitapları okuyorum.

Polisiye Yazarı Cenk Çalışır, yeni romanı Beria'yı anlattı

ARTIK ŞEKİLLENMİŞ BİR DİL İŞÇİLİĞİM OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM

- Yazarlıkta en belirgin özelliğiniz, sizi siz yapan nokta sizce nedir?

Her yazarı kendine münhasır kılan yanı üslubudur. "Üslup sahibi olmak ya da yazar olamamak” deyişi vardır. Sanırım benim de altı roman ve iki öykü kitabından sonra beliren bir üslubum vardır. Yazarın kimliği üslubudur. Bu üslubu oluşturan bence yazarın geçmişi ve yazarken bu geçmişten taşıdıklarıdır.

- Ne gibi?

Yazarın, yaşam felsefesi, sanat anlayışı, anlatım tarzı dolayısıyla üslubudur. Yazarken, ifademizin karşılığı olan sözcüklerin, okurun beynindeki algı olarak karşılığını bulması gerekir. Oysa okur bir tane de değildir. Bu nedenle yazarın iyi bir dil işçisi olması da gerekir. Ve bu dil her yazarda başka bir işleyişe bürünür. Her yazar gibi benimde artık şekillenmiş bir dil işçiliğim olduğunu düşünüyorum.

- Yazdıklarınızı fazla bulup paylaşmadığınız oluyor mu? Böyle durumlarda kendinizi nasıl yönlendiriyorsunuz?

Şu ana kadar böyle bir şey yaşamadım. İçime sinmeyen bir şeyi okura hiç sunmadığım gibi, fazla bulup sildiğim ya da gizlediğim de olmadı.

- Yeni çalışmalara başladınız mı? Gelecekteki projeleriniz neler?

Notlarını aldığım, karakterlerini şekillendirdiğim birkaç çalışmam var. Ancak hiç biri henüz yazmaya başlayacak kadar olgunlaşmadı. Demlenme süreçleri devam ediyor. Fantastik bir polisiye olabilir belki bilmiyorum. Belki bir casus ya da hırsız öyküsü. Bir yandan senaryo grupları ile de çalışıyorum. Zaman ne getirecek bilmiyorum.

Damla Karakuş: Teşekkür ederim.

Cenk Çalışır: Teşekkür ederim.

Polisiye Yazarı Cenk Çalışır, yeni romanı Beria'yı anlattı

Beria

Cenk Çalışır

Oğlak Yay.

S.: 408

Kitabı satın almak için tıklayınız: D&R

*

Damla Karakuş

[email protected]

Instagram: biyografivekitap

Kadinvekadin.net özel içeriğidir.